12 Ağustos 2012 Pazar

Gitmeden önce



"Anılarda kalır bazı gidişler,
Bazı gidişler, anıları canlandırır.
Yollarla, zamanla ifade edilemez bazı gidişler,
Bazı gitmeler gitmek bile değildir,
adı terk-i diyar kalır."

  Yolculuğa başlamasına bir adım kala, sevdiği yerleri tekrardan görmek istedi. Taksim'e gitti, Danışman'da Mustafa Amca'nın Kahvesi'nde oturdu, bir çay söyledi, bir sigara yaktı, uzun uzun etrafına bakındı, güzel kızları gördü, hiçbir şey söylemedi içinden, hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Sonra sıradan giyimli olmayan insanları inceledi, hoşuna gitti. Çok kalabalıktı, yalnızdı o kalabalığın içinde, gocunmadı bu durumdan, kendi tercihiydi. Uzun uzun etrafına bakınmaya devam ederken, daima geldiği mekanın daimi çalışanlarından olan eleman çayını getirdi, "şekeri, kaşığı al abi" dedi. "Afiyet olsun" dedi eleman, "eyvallah" diye karşılık verdi. Önce bir yudum aldı çaydan, sonra yarıladığı sigarasından bir nefes çekti uzunca. Önüne baktı bir süre. Başı önüne eğikken gözlerini kapadı, kalabalığın sesini dinledi. İçine çekti insan nefesinden dökülen sesleri. Hiç de yalnız olmadığını  hatırladı, çaydan bir yudum daha içti. Elini çantasına attı, içinden uzun süredir yanında taşıdığı kitabı çıkardı, "Gitmeden bunu da bitirmek lazım" dedi kendi kendine. Kaldığı yeri unutmasın diye kitap arasına sıkıştırdığı kartvizitini kimse görmesin diye hızlıca aralarda bir yere koydu. Daha okumaya başlamadan önce bu duruma neden olan ruh halini sorguladı, "ulan görseler n'olacak? Kime ne, kimin umurunda!" diye hayıflandı kendi kendine.. Sonra kitabını okumaya başladı. O kadar insan içinde, bir masayı meşgul ediyorken, sanki başka okuyacak yer yokmuş gibi gidip de orada kitap okumanın da artisliğin bir göstergesi olacağı hep aklını kurcalıyordu. Umursamadı, en heyecanlı yerine gelmişti.
  Evvelinde tanıştığı Hasan Sabbah'ı daha yakından tanıyacaktı. Bir terörist idi Hasan. Kan kusturmuştu güya döneminin iktidarlarına. Üstelik haşşaş çeker, güzel kadınlarla düşüp kalkardı. Dünden bugüne gelen rivayetler böyle diyordu. Haşşaş içmesinin bir günahı yoktu, güzel kadınları da sevebilirdi tabiat gereği, lakin işin iç yüzü böyle değildi. Bu tasvirler, Hasan'ı karalıyordu. Kendinden bin küsur yıl önce yaşamış bu "teröristi" dost bellemişti, "bir derdi varmış bu adamın" diye düşünüyordu. İşte o adamın derdini ve iç yüzünü öğrenme gayesindeydi. Bu esnada sayfalar arasında koşuştururken ortamdaki sesler bir anda küçülmüştü. Sanki herkes aynı anda aynı kitabı okuyordu. Uzun bir süre duymadı hiçbir sesi. Önündeki çay soğumuştu. Bir ara kaldırdı kafasını, bir anda yüzüne çarptı ortamdaki sesler. Uykudan uyanmak gibiydi; hani gözlerini döver ya gün, hani bir süre kırpıştırırsın gözlerini, belki ovarlarsın. Öyle karşıladı kulağında çınlanan sesleri. Uyanmak için çaydan bir yudum aldı. Buz gibi olmuştu, bıraktı. Bir sigara daha yaktı. Hava da kararmak üzereydi. Hesabı ödedi kalktı oradan. Etrafına belki bir tanıdık görürüm merakıyla dikkatlice bakınaraktan terk etti mekanı. Saate baktı, akşam 8'i biraz geçiyordu. "Bu saatte de eve gidilmez ki" dedi kendi kendine. Peki ne yapmalı? Kimseyi istemiyordu aslında o gün yanında. 

****

  Çay, bardakta mı demlenir, çaydanlıkta mı? Bardaklar, çaydanlığa yarendir, akrabalardır hatta. Ama demini almamış çaydan bardağa hayır gelmez. Çay, çaydanlıkta demlenir. Demini almış çay bardağın en hakiki ahbabıdır. İşte yalnızlığın da böyle bir şey olduğunu kabullenmişti kendince. İnsan yalnızlıkla demlenir. İnsan yalnızken demini alır. Demini almış bir insan, en hakiki dost olur. O, geçmişinde yaptığı hataların hep demini almadan bardağa boşalttığı kelimelerden ötürü olduğunu biliyordu. Bu ders dilini yakmıştı, tedbirsiz dudağa değdirilen bardağın yarattığı sızı gibi... 

***

  Galata Kulesi'nin dibini özlemişti ya, orada içmek de artık mevcut iktidar tarafından günah diye nitelendirilmişti. "Boş ver" dedi, "sen git, görmüş olursun en azından son kez kuleyi de". Yolda yürürken her yalnız başına yürüdüğü zaman yaptığı şeyi tedbirsizce yapmaya devam etti; karşısından gelen tüm insanların yüzüne dikkatlice bakıyordu. Yanından geçen insanların neler konuştuğunu duymaya çalışıyordu. Her insanın yüz ifadesinden bir hikaye çıkarmaya çalışıyordu kendince. Ya da bu şekilde insanları tanıyabileceğini düşünüyordu. Böylece ulaştı Galata Kulesi'ne. Kule'nin hemen köşesindeki merdivenler üzerine dizilmiş insanları görünce çok mutlu oldu. Gayri ihtiyari hızlı adımlarla hemen kulenin dibindeki Tekel Bayii'ne gitti, bir Tuborg Gold bir Winston Light istedi. O esnada kendisinden önce dükkana girmiş olan iki kadından birinin dikkatlice kendisine baktığını gördü. O da baktı ve geçti. Önünde duran genç adam alacaklarını aldıktan sonra çıkıp gitti ve boşalan yere geçtiği esnada aynı kadının tekrardan kendisine baktığını gördü. Kadınla göz göze geldi. Kadın, "Çok güzel gözlerin var" dedi. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Böyle zamanlarda nasıl karşılık verilmesi gerektiğini henüz öğrenememişti. Ruh halinin ve üzerindeki yorgunluğun etkisinden olsa gerek, dudaklarından istemsizce, "sen de çok güzelsin" sözleri döküldü; kadının gözlerine bakmaya cesaret edemediği için doğrudan tezgahtaki adama siparişlerini verdi. Kadın oradan giderken, aslında ekstrem olarak karşılanacak bu durumu kendi içinde çok sıradan bir an olarak kabul etti. 

***

  Hep bir özgüven hali üzerine yakıştırıldı. İnsanlar onu, girişken, kendine güvenen ve dediğini yapabilecek biri olarak bildi. Aslında bu insanlar genelde iş münasebetiyle iletişim halinde olduğu insanlardı. Yakın arkadaşlarının kendisine dair ne düşündüğünü hiçbir zaman bilemedi. Uzaktan arkadaşları ise kibirli, sinirli, ukala, kendini beğenmiş biri olarak tanıyorlardı. O, iç dünyasındaki cesareti hiçbir zaman sergileyememiş olmanın altında eziliyordu. Hep bir adım atılması gerektiğini biliyordu, ama o adımı atacak cesareti hiç olmamıştı. Hep en uygun anı bekliyordu ki, o anlar hep kaçıp gitmiş oluyordu. O ise, ardından bakmakla yetiniyordu.
Bu da işte böyle anlardan biriydi.Yitip gitmiş bir fırsattı. Lakin, gidişe çeyrek kala doğmuş fırsatın kaderin puştluğundan öte bir şey olmayacağını düşündüğü için, umursamadı. Birasını ve sigarasını alıp, merdivenler üzerinde uygun bir köşe bulup, kitabını açtı. Hava artık yüzünü epey karartmıştı. Neyse ki, yandaki dükkanın ışıkları sayesinde hala yazıları görebiliyordu. 
Artık Hasan Sabbah ile resmen tanışmış, Alamut Kalesi'ne misafir olmuş, Haşşaşinlerle gelecek suikastları da planlamaya başlamıştı. Nizamülmülk ile Hasan arasındaki çekişmeye taraf olmaktan büyük bir keyif alarak, yandaki dükkandan yansıyan ışığa doğru tuttuğu sayfaları dikkatle okuyordu. Bir sonraki sayfaya geçerken başını ufakça bir kaldırdığında, bira aldığı dükkandaki kadının kendisinden bir üst merdivende oturmuş, arkadaşıyla sohbet ettiğini gördü. Göz göze gelemediler. Kitabına döndü. Ne olsa o mesele orada bitti diye düşünüyordu. Bir sigara daha yaktı, birasından büyük bir yudum aldı. Bu esnada biranın bittiğini fark etti. Bira yoksa, kitap keyfi de yok diye düşündü. 

***

  Bu psikolojiyi de üzerinden bir türlü atamıyordu. Sanki oturduğu bir mekanda, sürekli bir şeyler yiyip içmek zorundaydı. Oysa en çok kıskandığı insan profillerinden biri de, bir mekanda saatlerce oturabilen insanlardı. O, ne kadar çok oyalanması gerekirse gereksin, eğer bir yere oturduysa, mutlaka sürekli masasında yeni sipariş edilmiş yiyecek veya içeceğin olması gerektiğini, yoksa mekan sahiplerine  ayıp olacağını, hatta hayıflanan gözlerle taciz edileceğini düşünüyordu. Böyle düşünmek istemiyordu, defalarca bu anlayışını yenmeye çabaladı, ama hep gözleri o mekanlarda çalışan gözlerle kesişti. Sanki hepsi de mekan boş dahi olsa, "yiyip, içmeyeceksen siktir ol git" diyordu. 
  Yine öyle yaptı; çıktı gitti, kendine yeni bir bira almaya. İç dünyasında yaşadığı hesaplaşmalar o gün başına vurmuştu.
  Önündeki yol daha geniş olduğu halde, bir üst basamaktan, yani dükkanda kendisine iltifat eden kadının önünden geçmek istedi. Geçerken de, kendi tırsaklığıyla inatlaşırcasına kadına doğru baktı. Ama arkadaşıyla konuşuyordu oralı olmadı kadın. O da aldırış etmedi bu duruma. Tekel Bayii'ne tekrardan gitti. Bir bira daha sipariş etti, bir de çekirdek aldı. Birazdan hayata geçirmeyi düşündüğü planı için çekirdek en önemli yardımcı oyuncu rolündeydi. Siparişlerini aldı, parasını ödedi, doğru biraz önce kalktığı yere doğru yöneldi. Birasını yolda açtı, bir yudum aldı, hızlıca yürümeye devam etti. Merdivenlere vardığında, oturduğu yerin hala boş olduğunu gördü. Ama o, oraya oturmayacaktı bu kez. Malum kadınların önünde durdu, "buraya çöksem mi? Hem size çekirdek de ısmarlarım" dedi. O malum kadının arkadaşının yanı boştu. Arkadaşı cevap vermeden, malum kadın yanıtladı, gayet kendinden emin ve çok doğal bir şeymiş gibi, "otur otur tabii ya"... 
  Çöktü kaldı orada. Ne yapacağını ve oraya oturduğu zaman ne konuşacağını baştan kestirmediği için ilk hamlesi çekirdek paketini açmak oldu. O sessizliği bölecek bir hareketliliğe ihtiyaç olduğunu biliyordu. Malum kadından gelen, "bu çekirdekle de ne muhabbet döner he" lafına karşılık "di mi yaa" demekten başka bir şey bulamadı, ama yaklaşık 2 saat sürecek olan bir sohbetin de kapısı aralanmış oldu. 

***

  Eve vardığında yanında bir bira daha getirmemenin pişmanlığını yaşıyordu. Soyunup dökündükten sonra bilgisayarını açarken, içten içe de günün tahlilini yapıyordu. Malum kadın ile baş başa bir vapur yolculuğu yapmış, telefonlar alınmış, görüşme temennilerinden bulunulmuş ve yollar ayrılmıştı. 
  Normal bir zamanda olsa onu çok mutlu edecek bir gelişmeydi bu. Çünkü hep istediği anlardan birini yaşamıştı; spontane gelişmiş bir gün, spontane doğmuş bir sohbet ve sonrasında yeni bir insan, o insan ile tekrardan görüşebilecek olma ihtimali...
  Orta yaşa doğru ilerleyen ömründe bu ve benzeri anlar çok nadir karşısına çıkmıştı. O da bunu biliyordu. Bunun, işte o hep istediği ama bir türlü yenemediği özgüven eksikliğinden olduğunu da biliyordu. Ama şimdi ne fark eder ki, şunun şurasında gidişe kalmış bir adım...

***

  Onca zaman kaçtığı ve bugün kapısına dayanmış bu gidişin yaratacağı psikolojik baskı altında ezilmemek için geriye kalan günlerini sükunet içinde ve sanki hiç böyle bir durum yaşanmayacakmış gibi geçirmeyi planlıyordu. Nitekim asıl isteği de buydu. Sıradan bir andan farklı bir an olmasını istemiyordu. Tıpkı iş seyahatlerinde olduğu gibi, anne babaya "önümüzdeki hafta yokum, kendinize iyi bakın" deyip, kapıdan tek başına çıkıp gitmeyi planlıyordu, her ne kadar annesinin bu seferki gidişi bu kadar sıradan karşılamayacağını bilse de. 
  Geceleri uyumuyordu. Sanki geceleri uyursa kalan günlerine haksızlık edeceğini düşünüyordu. Daha önce hiç olmadığı kadar vakit geçirmeye başladı evinin terasında. Şehrin ışıklarını inceledi uzun uzun. Yıldız görmek için başını her kaldırdığında o şehrin ışıklarına isyan etti, "ulan bari geceleri baş başa bırakın bizi" diyordu, her gökyüzünde kayan bir yıldız görme umuduyla başını göğe diktiğinde. 

***

  İşte böyle kovaladı günler birbirini. Londra Olimpiyatları en büyük eğlencesi oldu o dönemde. İlk okul yıllarında uzun atlama, yüksek atlama yapıyordu, kros koşucusuydu. Hep hayıflanıyordu kendi kendine: "ulan elimizden tutan biri olmadı ki, biz de şu olimpiyatlara katılalım." Halbuki, illa elinden utan birinin olması mı gerekiyordu? İnsan pek tabii kendi başına da bir şeyleri becerebilirdi. Hatada büyük olan payın kendinde olduğunu da aslında çok iyi biliyordu. 

***

  Böyle bir, gecesi uzun, gündüzü olimpiyatlarla geçen günün ardından, muhtemelen gidişin üzerinde yarattığı psikolojik etkiden dolayı ağrımaya başlayan dişini tedavi ettirmeyi bahane ederek attı kendini sokağa. Aslında o gün Galata'da tanıştığı kızla buluşacaktı. Lakin, günün sabahında gelen mesajdan kızın bu görüşmeyi istemediğini öğrendiğinde, pek de üzülmeden, uygun bir cevap ile kendi ruh halini anlattı ve sıradan geçecek olan gün için yuvarlandı yataktan. 
Diş tedavisi bahanesini geçiştirdikten sonra yürüdü Maltepe sahilde, güneşin altında. Yapış yapış oldu vücudu, ama bu anın da bir hatırası vardı onda.

***

  Bu yalnızlık merakı, lise yıllarından kalmaydı. Gerçi, o yıllarda yalnızlık, meraklılığından değil, gerçekten yalnız olmasındandı. Pek münasip arkadaşlıklar edinememiş olduğu için Maltepe sahillerinde yalnız başına dolanırdı. Ergenliğin verdiği heyecanla kendine vakit ayırdığını düşündüğü için gündüz vakti, güneş falan demeden saatlerce gezerdi. 
  Yine aynısını yaptı. ayağındaki ayakkabı ayaklarını pişirmiş olduğu halde, üzerindeki yapış yapış tere rağmen sahilde uzun uzun sürüdü. Geçmiş günlerini yad etti. O yıllarda hep yemek yemek istediği ama parası olmadığı için yiyemediği restoranlardan birine gitti, bir şeyler sipariş etti, yavaş yavaş yedi. O mekandan hesabı ödeyip kalktı, yine parası olmadığı için eskiden gidemediği bir kafeye gitti, sade bir kahve söyledi, açtı kitabını okumaya başladı. Kahvesini bitirdi ama  bu kez kalkmaya niyeti yoktu, kitabını okumaya devam etti. Yaklaşık bir saat hiçbir şey yemeden içmeden o mekanda oturdu kitabını okudu. Arada bıraktı kitabı, bir sigara yaktı, etrafına bakınarak içti. Sonra yine kitabını okumaya devam etti, ta ki canı sıkılana kadar.
  Bu kez başarmıştı. Bu başarının sevinciyle evinin yolunu tutmuştu. Hazırlık vaktiydi, lakin gidişe çok az kalmıştı. 

...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder